Navarin Baskını. İngiliz, Fransa, Rus birleşik filosu, Yunanistan açıklarında Navarin'de Osmanlı donanmasını tahrip etti Nedir ve Neden Tarihin Akışını Değiştirdi?
Navarin Baskını, 20 Ekim 1827 tarihinde, Yunanistan'ın güneybatı kıyısındaki Navarin (bugünkü Pylos) limanında meydana gelen ve denizcilik tarihinin en tartışmalı çarpışmalarından biri olarak anılan büyük bir deniz savaşıydı. Bu olayda, İngiltere, Fransa ve Rusya Krallıklarının oluşturduğu birleşik Avrupa filosu, o sıralar Yunan isyancılara karşı savaş yürüten Osmanlı-Mısır donanmasını limanda kuşatmış ve saatler süren şiddetli bir top ateşinin ardından neredeyse tamamen tahrip etmişti. Osmanlı donanmasında yer alan 89 savaş gemisinin büyük bölümü batmış ya da kullanılamaz hale gelmiş, binlerce denizci hayatını kaybetmişti. Bu yıkıcı hezimet, Avrupa güçlerinin o güne dek barışçıl bir yöntemle hedefine ulaşma iddiasıyla yola çıktığını öne sürmesine rağmen pratikte sıcak çatışmaya girmesi nedeniyle otoriteler tarafından bir "korsanlık" eylemi olarak değerlendirilmiştir.
Navarin Baskını'nın tarihin akışını değiştiren tarafı ise yalnızca askeri boyutuyla sınırlı değildir. Bu olay, Osmanlı Devleti'nin Akdeniz'de yüzyıllardır süregelen deniz üstünlüğünün kesin olarak sona erişinin sembolü olmuştur ve Yunanistan'ın bağımsızlığı yolundaki en belirleyici adımlardan biri olmuştur. Üç büyük Avrupa devletinin bu müdahalesi, bir anlamda "Avrupa'nın kapısının Osmanlı'nın önüne konulması" anlamına gelmiştir ve 1829 Edirne Antlaşması ile taçlanan süreç doğrudan Navarin Baskını'nın sonuçlarına dayanmıştır. Ayrıca bu olay, Rusya ile İngiltere ve Fransa arasındaki gerilimi de tırmandırmış, Avrupa diplomasisinin dengeleri üzerinde on yıllar boyunca etkisini hissettirmiştir. Türk, Yunan ve Avrupa tarih yazımı arasında bu olayın nasıl yorumlanacağı konusundaki tartışmalar, Navarin Baskını'nın önemini günümüze kadar canlı tutan bir diğer unsurdur.
Tarihsel Arka Plan ve Olayın Perde Arkası
19. yüzyılın ilk çeyreği, Avrupa'da Napolyon Savaşları'nın yarattığı büyük kargaşanın yeni bir denge arayışına evrildiği bir dönemdi. Kutsal İttifak çerçevesinde hareket eden Avrupa monarşileri, kıtada bir istikrar ortamı yaratmaya çalışıyor, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin iç işleyişindeki zayıflıkları yakından izliyordu. 1821 yılında patlak veren Yunan İsyanı, bu izlemeyi çok daha aktif bir boyuta taşıdı. Mani'de ayaklanan Rumlar, bir süre sonra Peloponez, Mora ve Ege adalarında güçlü bir isyan hareketi oluşturdu. Osmanlı Devleti ise başta Mora olmak üzere bu ayaklanmayı bastırmak için hem kendi donanmasını hem de Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın güçlü donanmasını ve askerlerini seferber etti. 1825 yılında İbrahim Paşa komutasındaki Mısır ordusu Mora'ya çıkarak isyancıları büyük ölçüde bastırmış ve Avrupa kamuoyunda büyük bir infial yaratmıştı.
Avrupa kamuoyundaki tepkiyi en sert şekilde dile getiren ülke olan Rusya, özellikle din kardeşliği ve Karadeniz'in güvenliği gibi gerekçelerle doğrudan bir müdahale talebinde bulunuyordu. Bunun arkasında, Osmanlı zayıflarken Balkanlarda kendi nüfuzunu genişletme ve Karadeniz'de stratejik üstünlüğünü pekiştirme hesabı yatıyordu. İngiltere ise Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün korunmasından yanaydı; çünkü doğu Akdeniz'de güçlü bir Osmanlı'nın varlığı, Rusya'nın güneye doğru ilerleyişini frenliyordu. Fransa ise Mısır üzerinde kendi nüfuzunu artırmak istiyordu ve Navarin Baskını bu açıdan Mısır-Osmanlı ilişkilerinin de kaderini belirleyen bir eşik oldu. Bu üç devletin çıkarları çelişirken, hepsi bir noktada buluştu: Osmanlı donanmasının Mora'ya asker taşımasını durdurmak ve isyancıların elindeki son kaleleri korumak. 6 Nisan 1827 tarihinde imzalanan Londra Antlaşması, bu üç devletin ortak tutumunu belgeleyen belgedir. Antlaşmaya göre, savaş gemileri bir ateşkes sağlamaya çalışacak, ancak Osmanlı donanması bu çağrıyı reddederse gemiler engellenecekti. Osmanlı Devleti, antlaşmayı tanımayı reddetti ve donanmasını Mora'ya asker taşıması için hazırladı. Bu hazırlık, Navarin Baskını'nın doğrudan tetikleyicisi oldu.
Ekim ayının sonlarına doğru, İngiliz Amiral Edward Codrington, Fransız Amiral Hugues ve Rus Amiral Heyden komutasındaki birleşik filo, Yunanistan'ın batı kıyısından güneye doğru ilerleyerek Navarin limanının ağzına geldi. Limanda, Osmanlı-Mısır donanması, Osmanlı Kapudan Paşası İbrahim Paşa (Mısır'ın İbrahim Paşası ile karıştırılmamalıdır; Osmanlı donanmasının komutanı Kapudan Paşa Mehmed Hüseyin Paşa idi) komutasında, yaklaşık 89 gemiyle demirliydi. Osmanlı tarafı, gemilerini yan yana sıralayarak güçlü bir savunma hattı oluşturmuştu; yelkenleri hâlâ bağlı olduğundan gemiler hareketsiz görünüyordu. Üç Avrupalı amiral, limana barışçıl bir amaçla girdiklerini ve hiçbir saldırı niyeti taşımadıklarını duyurmuştu. Ancak limana girildikten hemen sonra, taraflar arasında başlayan karşılıklı ateşlemede önce kimin ilk ateşi açtığı konusu tarihin en büyük gizemlerinden biri olarak kaldı. Bu ilk atışın ardından, saatlerce süren şiddetli bir topçu düellosu başladı ve donanmanın bir kısmı yanarak sulara gömüldü.
Tarihin Gidişatına ve Bugüne Somut Katkıları
Navarin Baskını yaşanmasaydı, Akdeniz'in doğu sularında Osmanlı deniz gücü belki bir süre daha varlığını sürdürecek, ancak yine de büyük bir deniz savaşı kaçınılmaz biçimde bir yerde patlak verebilirdi. Bu olayın kendisi, Osmanlı Devleti'nin bir yüzyıldır içinde bulunduğu gerileme sürecinin deniz ayağını kesin biçimde kapatmış, Akdeniz'de İngiliz ve Fransız donanmalarının üstünlüğünü pekiştirmiştir. Baskın, yalnızca bir deniz çarpışması olmanın çok ötesinde, siyasi ve diplomatik bir deprem yaratmış; Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'ne karşı fiili bir askeri üstünlük pozisyonu elde etmiştir. Yine bu olay olmadan, Yunanistan'ın bağımsızlığının ne zaman ve hangi koşullarla kazanılacağı büyük bir soru işareti olarak kalır, Balkanlardaki diğer bağımsızlık hareketleri de farklı bir zemin üzerinde şekillenirdi.
- Yunanistan'ın Bağımsızlığının Kesinleşmesi: Navarin Baskını, Mora'daki isyancıların son umutlarını yeniden ateşlemiş ve Osmanlı-Mısır ordusunun Mora'dan çekilmesinin yolunu açmıştır. 1829 Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Yunanistan'ın özerkliğini tanımak zorunda kalmış ve bu özerklik kısa sürede tam bağımsızlığa evrilmiştir. 1832 Londra Antlaşması ile de Yunan Krallığı resmen uluslararası tanınırlık kazanmıştır; bunun başlıca nedeni, Navarin Baskını'nın yarattığı fiili durumun Avrupa diplomasisine yerleşmiş olmasıdır.
- Osmanlı Deniz Gücünün Sona Erişi: Navarin'de batan veya kullanılamaz hale gelen gemiler, Osmanlı donanmasının o dönemki en değerli ve en modern unsurlarını oluşturuyordu. Bu hezimetin ardından Osmanlı Devleti, Akdeniz'de fiili bir deniz varlığını sürdürecek kapasiteye sahip değildi ve bu durum, devletin savunma politikalarında temel bir değişikliği zorunlu kıldı. II. Mahmud ve ardından Abdülmecid döneminde başlatılan denizcilik reformları, Navarin Baskını'nın yarattığı travmanın doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
- Avrupa Diplomasisinde Kalıcı Gerilim: Navarin Baskını, İngiltere ve Fransa'nın resmi tutumunun tersine, sıcak bir çatışmaya dönüşmesi nedeniyle Rusya ile bu iki devlet arasındaki güveni ciddi biçimde zedelemiştir. Rusya bu olayı kendi lehine kullanarak Osmanlı üzerindeki baskı politikasını hızlandırmış, İngiltere ise Rusya'nın Karadeniz ve Balkanlar üzerindeki nüfuz genişlemesinden endişe duymaya başlamıştır. Bu gerilim, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Kırım Savaşı'na kadar süren ve Avrupa siyasetini şekillendiren uzun bir süreç haline gelmiştir.
- Osmanlı Devleti'nin Zayıflama Sürecinin Hızlanması: Navarin Baskını'nın ardından Osmanlı Devleti, hem deniz gücü hem de dış politika açısından ciddi bir prestij kaybı yaşamıştır. Bu kayıp, Balkanlardaki diğer milletlerin bağımsızlık arayışlarını cesaretlendirmiş, Osmanlı'nın Avrupa masasındaki pazarlık gücü önemli ölçüde azalmıştır. Rusya ile imzalanan 1829 Edirne Antlaşması, Navarin'in yarattığı momentumun doğrudan bir yansımasıdır ve Osmanlı toprak kayıplarının başlangıç noktası olarak kabul edilir.
- Akdeniz'de Yeni Güç Dengesinin Kuruluşu: Navarin Baskını'nın ardından Akdeniz'de belirleyici deniz gücü, Osmanlı donanmasından Avrupa donanmalarına geçmiştir. Özellikle İngiltere, bölgedeki ticaret yollarının güvenliğini doğrudan kontrol altına almış, Mısır üzerindeki Fransız nüfuzunu da sınırlandırmıştır. Bu yeni denge, Akdeniz'in siyasi ve ekonomik yapısını 19. yüzyıl boyunca belirleyen temel dinamiklerden biri olmuştur.
Bilinmeyen Yönleri ve Merak Edilen Tarihi Detaylar
Navarin Baskını'nın en çok merak edilen ve tartışılan yönlerinden biri, limanda tam olarak ne olduğu ve ilk ateşi kimin açtığıdır. Osmanlı kaynakları, Avrupalı gemilerin limana barışçıl niyetle girdiğini ancak ardından beklenmedik biçimde saldırıya geçtiğini anlatır; Rus Amiral Heyden gibi bazı Avrupalı komutanlar ise ilk atışın bir Osmanlı gemisindeki erlerin dikkatsizliği sonucu yapıldığını öne sürmüştür. Bazı Avrupalı kaynaklarda ise ilk atışın Fransız gemilerinden çıktığı, çünkü Osmanlı donanmasının Mora'daki isyancıları bombalamaya başlamış olması nedeniyle Fransızların misilleme yaptıkları yazılır. Bu konudaki belirsizlik, olayın gerçek anlamını ve sorumluluğunu belirlemeyi büyük ölçüde imkânsız kılmıştır ve tarihçiler bu konuda hâlâ ikiye ayrılmış durumdadır.
Bir diğer az bilinen detay, Navarin Baskını'nın İngiliz ve Fransız kamuoyunda bir "zafer" olarak değil, aksine büyük bir skandal olarak algılanmasıdır. İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Lord Canning, Amiral Codrington'ın limana girmesini ve sıcak çatışmaya girmesini son derece sert eleştirmiş, Amiral görevden alınmıştır. Fransa kamuoyunda da olay, "barışçıl bir görevin korsanlığa dönüşmesi" olarak görülmüş ve birçok milletvekili hükümeti bu nedenle parlamentoda eleştirmiştir. Ayrıca II. Mahmud dönemini etkileyen en acı yönlerden biri de, Navarin'de batan Osmanlı gemilerinde binlerce denizcinin ve gönüllünün şehit olmasıdır; bu kayıp, Osmanlı donanmasının on yıllar içinde biriktirdiği insan gücünün de kaybı anlamına gelmiştir. Olayın ardından Osmanlı Devleti, Rusya'ya karşı bir nota göndermiş ve "barışçıl bir biçimde masum bir donanmanın yok edilmesini" protesto etmiştir; bu nota, Osmanlı'nın Avrupa kamuoyundaki son çabalarından biridir ve o dönemin uluslararası hukuk tartışmalarında önemli bir yer tutar.