Almanya, Cenevre Silahsızlanma Konferansı'ndan ve Milletler Cemiyeti'nden ayrılacağını açıkladı Nedir ve Neden Tarihin Akışını Değiştirdi?
14 Ekim 1933 tarihinde, Adolf Hitler'in başbakan olarak iktidara geçmesinden yalnızca sekiz ay sonra, Almanya dışişleri bakanı Joseph von Neurath Cenevre'de toplanan Milletler Cemiyeti genel kuruluna bir mektup göndererek ülkesinin Cenevre Silahsızlanma Konferansı'ndan ve Milletler Cemiyeti'nden çekildiğini resmen duyurdu. Bu karar, Versay Antlaşması'nın Almanya üzerine yüklediği silahsızlanma yükümlülüklerine karşı yürütülen müzakerelerin çıkmaza girmesinin ardından geldi. Hitler hükümeti, konferansta önerilen ortak silahsızlanma planının Almanya'nın yeniden silahlanma hakkını fiilen kısıtladığını, buna karşılık diğer devletlerin kendi silahlarını azaltma konusunda ciddi adım atmadığını öne sürerek masadan kalkmayı seçti. Bu karar, yalnızca bir diplomasi tercihi değil, Versay düzenine karşı bir meydan okuma ilanıydı ve İkinci Dünya Savaşı'nın kapılarını aralayan en kritik dönüm noktalarından biri olarak tarihe geçti.
Bu çekilme kararının tarihi önemi, yalnızca Almanya'nın bir uluslararası kuruluşu terk etmesiyle sınırlı değildir. Tarih boyunca kurulan uluslararası güvenlik mimarisinin temel taşlarından biri olan Milletler Cemiyeti, üye devletlerinden birinin keyfi biçimde ayrılmasına izin veren bir yapıya sahipti ve Almanya bu boşluktan yararlandı. Almanya'nın konferanstan çekilmesi, aynı zamanda yeniden silahlanma programının resmen başlatılacağı anlamına geliyordu. Bu karar, dünya barışını korumak amacıyla kurulmuş bir sistemin çöküşünün ilk büyük sinyaliydi ve Avrupa'daki denge siyasetinin kalıcı olarak değişmesine yol açtı. Silahsızlanma görüşmelerinin çöküşü, diğer Avrupa devletlerini de kendi güvenlik hesaplarını yeniden yapmaya zorladı ve sonuçta küresel bir silahlanma yarışını ateşledi.
Tarihsel Arka Plan ve Olayın Perde Arkası
Almanya'nın Milletler Cemiyeti ve Silahsızlanma Konferansı'ndan çekilmesini anlamak için, 1. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan uluslararası düzeni ve bu düzenin Almanya üzerinde yarattığı baskıyı iyi kavramak gerekir. 1919 yılında imzalanan Versay Antlaşması, Almanya'ya çok ağır şartlar dayatmıştı. Ordu sayısı 100.000 kişiyle sınırlandırılmış, tank, savaş uçağı ve denizaltı üretimi tamamen yasaklanmış, Ren bölgesinde askersizleştirilmiş bir bölge oluşturulmuştu. Ayrıca Almanya, savaşın tüm suçluluğunu kabul eden 237. maddeyle de yüzleşmek zorunda kalmıştı. 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti, bu düzenin siyasi çerçevesini oluşturuyor ve silahsızlanma konferanslarının düzenlenmesini görev edinmişti. Ancak pratikte, Almanya bu sistemi bir tür hapishane olarak görüyordu ve Versay'ın adaletsizliğini propaganda malzemesi hâline getirmişti.
1933 yılının başlarında 30 Ocak'ta şansölye olarak atanan Adolf Hitler, dış politikada Versay düzenini bozmayı ve Almanya'yı yeniden büyük devlet statüsüne kavuşturmayı temel hedef olarak belirlemişti. Hitler, Cenevre Silahsızlanma Konferansı'na büyük bir heyecanla katılmaya karar verdi çünkü bu konferans, silahsızlanma bahanesiyle Almanya'nın yeniden silahlanma hakkını uluslararası topluma kabul ettirmek için ideal bir platformdu. Konferans 2 Şubat 1932'de başlamış ve İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve diğer devletlerin temsilcileri yıllardır süren müzakerelerde bulunuyordu. Hitler hükümeti, konferansa katılırken Almanya'nın Versay'ın silah kısıtlamalarına tabi olmayacağını, diğer tüm devletlerin de askeri kapasitelerini Almanya'nın ulaşabileceği seviyeye indirmesini talep edeceğini açıkça ortaya koymuştu. Bu talep, esasında diğer devletleri bir ikileme sokmak için tasarlanmıştı: ya Almanya'nın eşit silah hakkını kabul edeceklerdi ya da silahsızlanma samimiyetsizliği ortaya çıkacaktı.
İki büyük devlet arasındaki anlaşmazlık konferansın kaderini belirledi. Fransa, güçlü bir güvenlik garantisi olmadan Almanya'nın silahlanma hakkını asla kabul etmeyeceğini savunuyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Albert Lebrun ve dışişleri bakanı Louis Barthou, İtalya lideri Benito Mussolini'nin önerdiği 21 Haziran 1933 tarihli "Herkesin Onayı" planına destek verdi. Bu plana göre, bir devlet güvenlik paktına saldırganlıkta bulunursa diğer tüm devletler otomatik olarak saldırgana karşı askeri müdahale edecekti. Hitler'in bu planı kabul etmesi bekleniyordu, ancak Alman delegasyonu planın kendilerine yönelik bir tuzak olduğunu öne sürerek uzun süre direndi. Sonunda 14 Ekim 1933'te Hitler, konferansın fiilen sonuçsuz kaldığını ilan ederek tüm delegasyonu geri çekti. Aynı gün, milletvekillerine hitap eden Hitler, Almanya'nın Milletler Cemiyeti'nden de çekildiğini duyurdu ve bu kararı "Almanya'nın onurunu koruma" gerekçesine dayandırdı. O gün Reichstag'da yapılan oylamada Nazi Partisi milletvekillerinin büyük çoğunluğu kararı coşkuyla destekledi.
Tarihin Gidişatına ve Bugüne Somut Katkıları
Eğer Almanya 1933'te Milletler Cemiyeti ve Silahsızlanma Konferansı'ndan çekilmeseydi, yani Versay düzeninin son kırıntıları bile olsa ayakta kalabilseydi, Avrupa'nın güvenlik mimarisinin çöküşü en azından gecikirdi. Hitler hükümeti, gizli silahlanma programını sürdürmeye devam ediyor olsa bile uluslararası gözlem ve denetim baskısı altında hareket etmek zorunda kalacaktı. Almanya'nın konferansta kalması durumunda, yeniden silahlanma en azından bir süre daha müzakere masasında tartışılacak, diğer devletler Almanya'nın askeri kapasitesindeki artışları daha yakından izleme fırsatı bulacaktı. Bu tarihin farklı seyri, savaşın gecikmesine veya belki bazı faktörlerin değişmesiyle önlenmesine yol açabilirdi, ancak kesin bir sonuç elbette söylenemez.
- Milletler Cemiyeti'nin otoritesinin kalıcı olarak sarsılması: Almanya'nın çekilmesi, bir büyük devletin uluslararası bir kuruluşu terk etme hakkını fiilen kullanabildiğini gösterdi ve bu emsal, Japonya'nın 1933'te Mançurya konusundaki anlaşmazlık nedeniyle çekilme kararını hızlandırdı. Cemiyet, bir güvenlik garantörü olmaktan ziyade yalnızca bir forum olma niteliğine büründü ve bu durum, savaş sonrası kurulacak Birleşmiş Milletler sisteminin tasarımında da ders olarak değerlendirildi. Cemiyet'in zayıflığı, Milletler Cemiyeti Statüsü'nün kolektif güvenlik mekanizmalarını işlevsel kılmadaki başarısızlığını gözler önüne serdi ve bu boşluk, saldırgan devletlerin rahatça hareket etmesine imkân tanıdı.
- Almanya'nın yeniden silahlanmasının önünün tamamen açılması: Silahsızlanma Konferansı'ndan çekilme, Versay Antlaşması'nın askeri kısıtlamalarının fiilen sona erdiğini ilan etmek anlamına geliyordu. Hitler, 16 Mart 1935'te zorunlu askerlik uygulamasını yeniden başlattığını ve ordunun 36 tümenlik bir güce çıkarılacağını açıkladı; bu, Versay'ın 100.000 kişilik sınırının üç buçuk katıydı. Bu yeniden silahlanma programı, tank ve savaş uçağı üretimini de kapsıyordu ve Almanya'nın savaş kapasitesini kısa sürede muazzam ölçüde artırdı. Silahsızlanma konferansının fiilen başarısız olması, diğer Avrupa devletlerinin de kendi askeri harcamalarını artırmasına yol açarak bir genel silahlanma yarışını tetikledi.
- Fransa ve İngiltere'nin yatıştırıcı politikasının hız kazanması: Almanya'nın konferanstan çekilmesi, İngiltere'deki bazı çevrelerde Almanya'ya karşı anlayışlı bir tutum benimsemeyi kolaylaştırdı. İngiliz kamuoyunda Versay'ın adaletsizliği yönündeki algı, Almanya'nın silahsızlanma taleplerinin meşru olduğu yönündeki propagandayla birleşti ve bu durum, 1938 yılındaki Münih Anlaşması'na uzanan çizgide önemli bir zihinsel altyapı oluşturdu. Fransa ise güvenlik garantisi alamadığı için gittikçe yalnızlaşıyordu ve bu durum, Maginot Hattı'na dayanan savunmacı bir stratejiye daha fazla sıkışmasına neden oldu.
- Uluslararası barış sisteminin çöküş sürecinin hızlanması: Almanya'nın çekilmesi, uluslararası kamuoyunun gözünde Versay düzeninin sonunun geldiğine dair somut bir işaretti. Bu işaret, İtalya'nın Habeşistan işgaline uluslararası tepkinin sınırlı kalmasında da önemli bir rol oynadı, çünkü cemiyetin etkisizliği artık herkes tarafından biliniyordu. Almanya'nın hamlesi, Roma-Berlin Mihvi'nin kurulmasına ve Japonya'nın da saldırgan dış politikasını yoğunlaştırmasına zemin hazırladı. Bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, 1933'teki çekilme kararı, küresel güvenlik sisteminin çöküş zincirinin en kritik halkalarından biri olarak öne çıkar.
Bilinmeyen Yönleri ve Merak Edilen Tarihi Detaylar
Çoğu kişinin bilmediği bir ayrıntı, Hitler'in Almanya'yı Milletler Cemiyeti'nden çekilme kararını aslında son dakikada vermiş olmasıdır. Alman delegasyonu, konferansın son haftalarında İngiltere'nin önerdiği bir uzlaşma formülünü dikkatlice değerlendirmişti. Bu formül, Almanya'ya zaten Versay'ın öngördüğünden daha geniş bir askeri kapasite tanıyordu ve eğer Hitler kabul etseydi, Almanya konferansta kalabilirdi. Ancak Nazi Partisi içindeki radikal kanadın, dışişleri bakanı von Neurath'ı ve ordunun genel kurmay başkanı Werner von Fritsch'i etkileyerek konferanstan tamamen çekilme yönünde baskı kurduğu belgelerle ortaya çıkmıştır. Hitler'in kararını verirken yalnızca dış politika hesaplarını değil, iç siyasetteki gücünü pekiştirmek amacıyla milliyetçi duyguları da kışkırtmayı hedeflediği anlaşılmaktadır.
İlginç bir başka ayrıntı, konferans sırasında 14 Ekim 1933'te Almanya'nın çekilme kararının Reichstag'da okunması sırasında meydana gelen olaydır. Hitler, milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada, Almanya'nın Milletler Cemiyeti'nden çekildiğini bildirdiğinde, Nazi milletvekilleri ayağa kalkarak büyük bir coşkuyla bu kararı desteklemişti. Ancak Almanya'daki Sosyal Demokrat Parti ve Alman Komünist Partisi milletvekillerinin de aralarında bulunduğu az sayıdaki muhalif temsilci bu kararı kınayan bir mektup hazırlamış ve imzalamıştı; ancak bu mektup hiçbir uluslararası platforma ulaşmadı çünkü bu muhalif vekillerin çoğu çoktan tutuklanmıştı. Ayrıca, konferans sırasında Alman delegasyonunun başındaki isim olan Rudolf Nadolny, kararın ardından sessizce görevinden alındı ve diplomatik kariyeri sona erdi, çünkü Hitler hükümeti müzakere masasında kalma ihtimalini zaten değerlendirmek istemiyordu. Bu kararın arkasındaki asıl strateji, Versay düzeninin masada değil, sahada yıkılmasını sağlamaktı ve bu amaçla sürdürülen gizli silahlanma programı, konferansın çöküşünden hemen sonra daha da hız kazanarak üç yıl içinde Almanya'yı Avrupa'nın en güçlü ordusuna dönüştürdü.